Öncelikle hemen belirteyim Merkez Bankası’nın resmi bir döviz kuru hedefi yok. Zaten bugüne kadar döviz kuru seviyesi tartışması yaşandığı her dönemde resmi açıklama hep bu yönde oldu. Ancak hem dezenflasyon programını desteklemek hem de finansal istikrarı korumak için Merkez Bankası’nın kurdaki artışı hızını belirli bir patikada tutacak adımlar attığı da herkesin bildiği bir sır.
Açıkçası “kuru tutmak” ya da “artış hızını kontrol altına almak” hem çok kolay değil hem de çok maliyetli olabiliyor. Özellikle içeriden veya dışarıdan ekonomiye etki eden bir hadise yaşandığında ilk ve en hızlı tepkinin her zaman kur tarafında olduğu gerçeğinden yola çıkarak bazı dönemlerde en liberal piyasa aktörlerinin bile “Merkez Bankası neden müdahale etmiyor?” diye sorduklarını görüyoruz. Diğer yandan döviz kurunu bir kere dengelemeye başladığınızda artık o dengeden piyasa değil Merkez Bankası sorumlu hale geldiği için bu işten vazgeçmek de o kadar kolay olmuyor.
Her ne kadar sıkça eleştirilse de Türkiye gibi döviz kuru geçişkenliğinin yüksek ve dezenflasyon programının büyük oranda sıcak para hareketlerinden etkilendiği ekonomilerde döviz kuru için bir strateji belirlemek yanlış sayılacak bir politika değil. Bu bakımdan ben konunun teorik eleştirisinden çok mevcut durumu size aktarmak isterim.
Öncelikle belirtmeliyim ki sürdürülen dezenflasyon programının ana sac ayaklarından birisi TL’nin reel olarak değerli kalması. Yani döviz kurundaki aylık artış oranının aylık enflasyonun altında kalması. Bu politika hem döviz kuru geçişkenliği nedeni ile enflasyonda oluşması muhtemelen baskının dozunu azaltıyor hem de ekonomide döviz talebinin riskli seviyelere çıkmasını engelliyor. Yukarıda da belirttiğim gibi yerel ya da küresel risklerin görece daha az olduğu ortamlarda bu oldukça rahat yönetiliyor. Ancak son dönemde sermaye piyasasında yaşanan fon krizi gibi konular gündeme geldiğinde “kuru tutmak” daha maliyetli ve zor hale gelebiliyor. Bu durumda daha fazla rezerv kullanımı ihtiyacı hasıl olurken aynı zamanda faizlerin de daha uzun süre yüksekte kalmasına yönelik politika adımları görüyoruz. Yani faiz indirimi için pratikte ciddi alan olsa bile Merkez Bankası ihtiyatlılık gereği daha yavaş hareket edebiliyor.
Yaşanan son fon krizi ile beraber hem rezervlerde belirgin bir düşüş hem yabancı çıkışı hem de yurtiçinde döviz talebinde bir artış gözlemleniyor. 30 Ekim haftasında brüt rezervler 158,1 milyar dolara gerilerken swap hariç rezervler de son 7 ayın en düşük seviyesine düşerek 24,3 milyar dolar oldu. Yabancının tahvil satışının yine son 7 ayın en yüksek seviyesine çıktığını görüyoruz. Öte yandan yine 30 Ekim haftasında yurtiçi yerleşiklerin döviz mevduatları parite etkisinden arındırılmış verilere göre 585 milyon dolar arttı.
Merkez Bankası’nın söz konusu yabancı çıkışlarını ve yurtiçi döviz talebini dengelemek üzere rezerv kullanmasının finansal istikrar görevi kapsamında sonra derece doğal olduğunu daha önce de belirtmiştim. Ancak son dönemdeki esas değişiklik rezerv kullanımında değil döviz kuru artış hızında. Çünkü Merkez Bankası birkaç aydır döviz kurundaki aylık artış hızının bir miktar daha artmasına izin vermiş görünüyor. Nitekim bir süredir %1,6 seviyesinde sürdürülen kurdaki aylık artış oranının son iki hafta için aylıklandırılmış hali %1,8 seviyesinde gerçekleşmiş durumda. Bunun kalıcı bir ayarlama mı yoksa son dönemdeki gelişmelere bağlı zorunlu bir adım mı olduğunu birkaç aylık gözlemle anlayabileceğiz ancak hali hazırda carry trade getirisinin seviyesine bakarak TL’deki aşırı değerlenmenin bir kısmından feragat edilmesi muhtemel görünüyor.