Sevgili okurlarım, yazımın başlığıyla acaba ne demek istiyorum? Tamam sizi merakta bırakmayacağım, bugün politika konuşmak yok, bini aşkın dertlerimiz biraz beklesinler. Bugün hepinizi çocuk olmaya çağırıyorum. İtiraz kabul etmiyorum Çünkü yazarınız bir günlüğüne çocuk oldu, peşimden gelin.
Canlarım, ayın dördüyle sekizi arasında bu yıl dördüncüsü yapılan Fethiye Uluslararası Film Festivali için Fethiye’deydim. Festival ekibi bana hayatımda ilk defa “Açılış kortejimize katılır mısınız?” diye sordular, “Ben ünlü biri değilim, kortej benim neyime” diye yanıtladım. Ekiptekiler gülerek “Siz yarın saat onda hazır olun” dediler. Ve ertesi gün benim çocuk olma yolculuğum başladı.
Sahilde arka bölümü festival için kapatılmış bir kafeye gittik. İçerideki masaların üstünde çeşit çeşit kostümler... Gelenler kostümleri seçip hop giyiniyorlar. Telefon kameraları ayna vazifesi görüyor. Köşede kadınlı erkekli bir grup oturmuş balon şişirip çubuklara bağlıyor ve bahis oynuyor, “Kim daha çok balon şişirecek” diye. Ben şöyle bir dolaşıp yaş ortalamasını kestirmeye çalışıyorum. Yaklaşık elli kişiyiz ve ortalama yaş 50-60 arası. Yani en yaşlı benim. Birden silkinip “Hadi Işıl sana bir köşede yaşlı kadın pozlarıyla oturmak yakışmaz” diyerek kostüm dolu bir masaya gidip kendime bir cadı maskesi bir de şapkası seçiyorum, kahve sahibi de elime bir süpürge tutuşturuyor. Oldum mu sana cadıların cadısı! Çok geçmeden bando eşliğinde sahil yolunda yürüyüşe başlıyoruz. Söylemeyi unuttum, ellerimizde daha önceden hazırlanmış kurdelelere bağlı defne yaprakları var. Bizi alkışlayanlara çiçeklerimizi uzatıyoruz. Elimdeki son çiçeği verdiğim yaşlı bir kadın bana sesleniyor: “Sağ ol çocuğum.” Yaşasın, çocukluğum tescillendi!
Dostlarım, hani neredeyse bir film festivalinde olduğumu unutacaktım. Öncelikle uzun zamandır aklımda dolaşıp duran bir düşünce vardı, şöyle: Efendim, kısa film ya da belgesel film çekmek bir çeşit gerilla taktiği gerektirir. Özellikle de belgesellerde her dakika bir aksilik çekim ekibini bulur. Peki bu zorluklarda çekilen filmler nasıl ve ne yolla seyirciye ulaşabilir? Sosyal medya tamam da yetmez; gülen, ağlayan, alkışlayan seyirci ister. Benim kafamda dönüp dolaşan düşünce baktım ki Fethiye Festivali’nde ahalinin de katkılarıyla gerçekleşmiş. Festivalde bu işe gönül koyan kafeler, kitapçı dükkânları kapalı kısımlarını kalın perdelerle kapatıp kısa film ve belgeselleri kendi mekânlarında gösteriyorlar. Yoldan geçenlere çağrı bile yapanlar var. Oh nihayet oldu dedim ve çocuk sevincim tüm festival boyunca devam etti.
Kafelerde seyrettiğim kısa filmlerden, belgesellerden çok etkilendim. Yerim kısa, hepsini anlatamam ama Rus yönetmen Yuri Nazimav’ın beni çok güldüren filminden söz etmeden geçemeyeceğim, adı Zampara olan bir adam, Tanrı’nın işlerini öğrenmek için bir paraşüt edinip gökyüzüne doğru bir yolculuğa çıkıyor. Önce cehenneme düşüyor ama o da ne, ışıklar içinde yüzlerce kadın ona doğru koşuyor, ödü patlıyor, hemen yarısı parçalanmış paraşütüne atlıyor gene uçmaya başlıyor. Bu kez savaştan yakılıp yıkılmış bir toprak parçasına düşüyor ve ortalıkta tek bir kadın var. Kadın korkudan gözleri faltaşı gibi açılmış adama şefkatle sarılıyor ve on yıl sonra bir düzine kız çocuğu “Baba! Baba!” diye haykırarak adamın boynuna atılıyorlar. Yönetmen ve yönetmenin yapımcı eşi festivaldeydi ve şöyle dedi: “Savaş bile aşkı öldüremez.”
Ağlayarak seyrettiğim bir belgeselden de söz etmeliyim. Senegalli bir genç adamın ülkesinde ailesini ve kendisini yoksulluktan kurtarmak ve doktor olmak için verdiği mücadeleyi anlatıyordu. Filmin adı: “Salman Gitmek İstiyor” Yönetmeni Ozan Takış. Dokuz kardeşli Salman, 16 yaşında yurdundan çıkıyor, önce Fas’a ardından Fransa’ya geçiyor, hiç durmadan çalışıyor ve video çekiyor. Sonra Senegalli arkadaşlarının çağrısıyla yolu Türkiye’ye düşüyor. Salman Karadeniz’de çay topluyor, Bergama’da bir mermer madeninde taş kırıyor; babasının cenazesine gidemiyor, kalp hastası annesine yardım edemiyor. Ve işçilerin parasını ödemeyen patronlar ülkesinde işsiz kalıyor, işsizlik ona göre değil, tüm dengesi bozuluyor ve sonunda Türkiye’de kendisiyle ilgili çekimlerin bittiği gün Almanya’ya kaçak olarak gidiyor ve oradan çekim ekibine fotoğraflar gönderiyor. Sol bacağı enfeksiyon kapmış, kesilmiş; o artık bir engelli ve hâlâ doktor olmak içir çırpınıyor. Ne kadar bildik bir hikâye değil mi?